bil paylas blog blog ”hazir-kod.com”
31 01 2013

Ekonomi Nedir? Ekonominin Tanımı, Geniş Bilgi..!

Ekonomi Nedir? Ekonominin Tanımı, Geniş Bilgi..! |  görsel 1

 

 

,

Eski Yunan’da ekonomi sözcüğünün kelime anlamı, bir evin mal varlığını yönetme sanatıydı. O dönemde ilgi veya etki alanı bir evden ibaret olan ekonomi, bugün bütün dünyayı ilgilendirmekte ve etkisi altına almaktadır. Ekonomi, sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağını inceleyen sosyal bilim dalıdır. Tarih boyu ekonomi birçok farklı şekilde tanımlanmıştır. Bu tanımın da zaman içinde anlamını ve önemini yitireceği bir gerçektir, bunun sebebi bireylerin ihtiyaçları, üretim biçimleri ve malları, dolayısıyla yaşam biçimleri değişmekte ve gelişmekte, bu değişme ve gelişme de ekonominin anlamını ve işlevini insanlığın gelişmesine paralel olarak değiştirmektedir. Kendisinden önce ekonomi hakkında birçok görüş belirtilse de, klasik ekonomi geleneğinin 1776’da Adam Smith’le başladığı kabul edilir. Onu bu kadar önemli yapan, ekonominin literatür analizinden ve ahlaki araştırmasından çok, işleyişiyle ilgilenmesiydi. A.Smith, 1776’da Ulusların Zenginliği adlı 5 ciltlik bir eser yayınlamış, burada kendinden önce yapılamayan, kapsamlı ve tutarlı bir iktisadi düzen modeli ortaya koymuştur. Tarihsel dönemlere bakıldığında, çeşitli ekonomik düzenler görülmektedir. Bu düzenler, üretim kaynağı, miktarı, yöntemi gibi konularda birbirinden çok farklı özellikler göstermektedir. Tarihte ekonomik düzenlerde üretim kaynakları şunlar olmuştur: Toprak, emek, sermaye ve bilgi. Toprağın üretim aracı olduğu Sanayi Devrimi öncesi dönem, insanların sadece toprağı işleyerek yaşadığı ve üretimlerinin yegane tarımsal ürünler olduğu dönemdir, bu yüzden toprak kutsal sayılmış ve savaşların başlıca nedeni olmuştur. Sanayi Devrimi’yle sanayileşen, makineleşen ve seri üretime geçen insanoğlu, tarımsal üretim tekelini kırdı. Bu dönemde ekonomik aktörler; insanın kol gücünü örnek alan makinalar, bunların bulunduğu fabrikalar ve buralarda çalışan işçiler ve bunları yöneten sermaye sahibi kapitalistlerdi. 20. yüzyılın ikinci yarısında, teknoloji alanında, özellikle bilgisayar, yaşanan gelişmeler de günümüzde ekonomik aracın bilgi olmasını sağlamıştır. Bu amaçla ve insan beynini örnek alarak üretilen bilgisayarlar, bu yeni devrin sembolleri haline gelmiştir. Bilgi Çağı’nı başlatan bu gelişmeler tüm insanlığı olduğu gibi ekonominin tanımını da değişime sevketmektedir. Sermaye, emek, hammadde gibi sınırlı kaynakları ve araçları olan, Sanayi Dönemi kökenli ekonomi tanımı yerine; günümüzün bilgiye, insan beynine dayanan ekonomi sistemi, bilginin ve insan aklının sınırsız olmasından dolayı sınırsız kaynağa ve araca sahiptir. Dolayısıyla ekonomi de sınırsız kaynakların idaresini inceleyen sosyal bilim olma gerçeğiyle karşı karşıyadır.

EKONOMİ



Ekonomi nedir?


İnsanların yaşamak ve yaşamlarını devam ettirmek için bazı ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için mal ve hizmet tüketimi yaparlar. Ekonomi bilimi, insanların ne kadar çok mal ve hizmet tüketirse, kendilerini o kadar mutlu hissedeceklerini varsayar. Ancak insanların tüketmek istediği ve tükettiği ölçüde mutlu olacağı varsayılan bu mal ve hizmetlerin üretimi sınırsız değil, aksine eldeki kaynaklarla sınırlıdır.
Ekonomi, insanların sınırsız tüketim isteklerinin sınırlı kaynaklarla en iyi nasıl tatmin edileceğini inceleyen bilim dalıdır.
Ekonomi Kökeni Yunanca'daki "oikia" (ev) ve "nomos" (kural) kelimelerine dayanır, "ev yönetimi" demektir. Ekonomi yerine Türkçe'de Arapça'dan geçme İktisat kelimesi de kullanılmakta*dır. Ekonominin tanımı konusunda görüş birliği yoktur. O nedenle de çeşitli tanımlar ortaya atılmıştır. Bu tanımlardan bazıları şöyle belirtilebilir:
a) Eko*nomi (veya politik ekonomi), parayla ilgili olsun ya da olmasın, kişiler arasındaki değişim (mübadele) işlemlerinin incelenmesidir.
b) Ekonomi, kıt üretim faktörlerinin çeşitli mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılmak üzere nasıl seçileceğinin ve üretilen malların tüketim amacıyla toplumun bireyleri arasın*daki dağıtımın incelenmesidir.
c) Ekonomi, halkın günlük faaliyetlerini, gelir kazanmasını ve yaşamını sürdürmesini inceleyen bir bilimdir.
d) Ekonomi insanların tüketim ve üretim faaliyetlerini nasıl orga*nize ettikleri konusunun incelenmesidir.
e) Ekonomi servetin incelenmesidir.
f) Ekonomi, toplumların nasıl geliştiğini ve medeniyetin nasıl oluştuğunu inceleyen bir bilimdir.
Görüleceği gibi, ekonominin tanımını yapanlar bu bilime özgü çeşitli tanımlar üzerinde dururlar. Fakat bu tartışmalar gözden geçi*rilse ekonomi ile ilgili bazı ortak özellikler belirlene*bilir. Bu özelliklerin ortaya konmasıyla belki bir tanım yapılmış olmaz ama bu bilim dalının genel nitelikleri daha açık bir biçimde belirlenmiş olur.
Bunları şu biçimde sıralayabiliriz:
A) Ekonomi top*lum halinde yaşayan insanların davranışlarını konu alan yani sosyal bir bilimdir.
b) İnsanların sınırsız kabul edilen maddi ihtiyaçlarının karşılanması ama*cına yöneliktir.
c ) insanların maddi ihtiyaçlarını karşılayan mal ve hizmetler, sınırlı durumdaki üretim kaynaklarıyla üretilirler.
d) Ekonomide amaç kıt kaynakların kullanılmasından en yüksek faydanın elde edilmesidir. Ancak, mevcut kaynak arzının artı*rılması bu kaynakların mal ve hizmet üretiminde etkinliğinin artırılması ve kaynakların mülkiyetinin toplumda çeşitli kesimler arasında dağılımında denge sağlanması bazı ortak amaçlar arasındadır. Bu özel*liklerden anlaşılacağı gibi Ekonomi Bilimi'nin kap*samı oldukça geniştir. Hatta, günümüzde Ekonomi ile ilişkisi bulunmayan toplumsal olayların çok az oldu*ğu söylenebilir.
Bununla birlikte, kapsadığı olayların özelliklerine göre Ekonomi Bilimi'nin de çeşitli bö*lümleri bulunmaktadır. Bu disiplinlerinden bazıları örneğin şunlardır: Mikro ekonomi, Makro ekonomi, Uluslararası Ekonomi, Ekonomik Büyüme, Para ve Banka


Ekonominin Sınıflandırılması

Ekonomi İki Temel Başlık Altında Sınıflandırılabilir;

1. Kayıt Dışı Ekonomi

Ekonomik faaliyetlerin fiilen gerçekleşmiş olmasına rağmen bu faaliyetlerle ilgili kayıtların tutulmaması olarak nitelendirilen kayıt dışı ekonomi, kamu idarelerinin denetimi dışında kalan her türlü ekonomik işlem ve faaliyetlerdir.“Genel olarak bir tanım yapmak gerekirse, kayıt dışı ekonomi, gayri safi milli gelir hesaplarını elde etmede kullanılan bilinen istatistik yöntemlerine göre tahmin edilemeyen ve gelir yaratıcı ekonomik faaliyetlerin tümüdür”

2. Kayıt İçi Ekonomi

Kayıt içi ekonomi resmi kayıtlara giren, kanuni belgelerle belgelendirilen, yetkili kamu organlarınca normal kurallar çerçevesinde kontrol edilen ve milli gelir hesaplamalarında dikkate alınan ekonomik işlem ve faaliyetlerin tamamıdır.

Ekonominin ilgilendiği temel sorunlar


Ne, Ne kadar üretilecek?
Nasıl üretilecek?
Ne zaman üretilecek?
Nerede üretilecek?
Kimin için üretilecek?
Ekonominin Başlangıcı
Bir sosyal bilim olarak ekonominin başlangıcı 18. yyda ilk defa İngiltere'de başlayıp Avrupa ülkelerine ve Amerika'ya yayılan Sanayi Devrimi yıllarına ve özellikle de İskoçyalı felsefe profesörü Adam Smith'in Ulusların Zenginliği (Wealth of Nations) kitabının yayınlandığı 1776 yılına gider. Bu kitap ekonomi konularını sistematik şekilde ele alan ilk kitaptır.


Mikro ekonomi ve Makro ekonomi

Mikroekonomi, herhangi bir piyasada malın fiyatının nasıl belirlendiği, bir tüketicinin maksimum fayda elde etmek için parasını nasıl harcayacağı, bir firmanın üretim ve maliyet yapısı ve bu yapı ile ait olduğu ürün piyasasında nasıl davranacağı gibi konular üzerinde durur. Alfred Marshall "Ekonominin İlkeleri" kitabıyla mikroekomi teorisine katkılarda bulunmuştur.

Makroekonomi ise, ekonomideki toplam gelir, toplam tüketim, toplam tasarruf, toplam yatırım ve genel fiyat düzeyi gibi makro değişkenlerin nelerden etkilendiklerini ve ekonomide tam istihdam, fiayat istikrarı ve ekonomik büyüme gibi temel hedeflerin nasıl elde ediileceğini inceler. John Maynard Keynes'in "İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi" adlı kitabı makroekonominin temelini oluşturur.

Ekonomi Nedir?

Ekonomi, insanların yarattığı değerlerin ve ülkelerin zenginliklerinin nasıl ortaya çıktığı*nı; bunların nasıl bölüşüldüğünü inceleyen bir toplum bilimidir.

Fiyatların neden inip çıktığı, neden bazı firmaların ötekilerden daha fazla kâr ettiği, bir hükümetin hangi vergileri toplayacağına nasıl karar verdiği ekonomi alanında ortaya çıkan bazı soru türleridir. Bu soruları yanıtla*maya çalışan ekonomi bilimiyle uğraşan kişi*lere iktisatçı adı verilir.

Hemen hemen herkes çocukluk dönemin*den başlayarak her istediği şeye sahip olama*yacağını, istekleri arasında bir seçim yapması gerektiğini öğrenir. Benzer bir biçimde çok zengin bir sanat koleksiyoncusu da dünyadaki bütün değerli tabloları satın alamayacağını bilir. İşte iktisatçılar insanların sınırsız oldu*ğunu varsaydıktan isteklerini sınırlı gelirleriy le nasıl karşıladıklarıyla; yaptıkları seçimler için ne kadar çalışmaya ve para harcamaya hazır olduklarıyla ilgilenir.

Ekonomi biliminde insanların satın aldıkla*rı şeyler mallar ve hizmetler olarak iki bölüme ayrılır. Mallar ekmek, araba gibi nesnelerdir. Hizmetler ise bankacılık, sigorta ve televiz*yon programları gibi hizmetlerdir. Bu mal ve hizmetleri satın alan kişilere tüketici denir.Mal ve hizmet yaratma süreci üretim olarak adlandırılır. Buğday üreten çiftçi de, öykü yazarı da üretim sürecinde yer alır.

Üretimde kullanılan ve üretim güçleri ola*rak bilinen üç temel öğe vardır. Üretimin temel öğelerinden biri işgücüdür. İnsanlar işgüçlerini kullanmazlarsa hiçbir üretim ol*maz. İkinci ana öğe, doğal üretim gücü olarak da tanımlanan topraktır. Toprak hem tarım*sal üretim, hem de kentleşme ve sanayi için gereklidir. Ekonomide toprak kavramı aynı zamanda petrol, madenler ve öteki hammad*deler gibi doğal kaynakları da içerir. Üretimin üçüncü öğesi sermayedir. Sermaye üretimde kullanılan makine, fabrika gibi malvarlıkları*nı ve üretimi gerçekleştirmek için gerekli olan parayı içerir.

Yalnızca işgüçlerini satarak üretime katkı*da bulunanların gelirine "ücret" ya da "ma*aş"; topraklarını kiraya verenlerin gelirine "rant" ya da "kira"; sermaye sahiplerinin gelirine de "kâr" denir. Sermaye sahipleri kârlarının bir bölümünü, daha çok üretebil*mek için yeni makine ya da fabrika almaya yatırırlar (bak. yatırım). Mal ve hizmet üreten firma ya da şirketler sanayi olarak bilinen grup içinde toplanır. Otomobil, giyim, ilaç gibi mal üreten sanayi*lere yapım sanayileri; bankacılık, turizm gibi hizmet veren sanayilere ise hizmet sanayileri denir.




Mikro Ekonomi



Ekonomi biliminin mikroekonomi bölümü tüketicilerin ve firmaların davranış biçimlerini inceler. Tüketicilerin gelirlerini var olan mal ve hizmetler arasında nasıl bölüştürdüğünü araştırır. Firmalar hangi malı üreteceklerine karar verirken, tüketicilerin o malı hangi fiyattan, ne kadar istedikleri önemlidir. Bir malın fiyatı düştükçe o mala olan talep artar.

Ama düşük fiyatla fazla üretim her zaman firmanın en kârlı olduğu duruma karşı gelme*yebilir. Bu yüzden firmalar en çok kâr elde edecekleri üretim miktarını ve fiyatını belirle*meye çalışır. Bunu yaparken de o malı üreten firma sayısı göz önünde bulundurulur. Eğer bir malı çok sayıda küçük işletme üretiyorsa "rekabetçi" bir piyasa var demektir ve tek tek firmalar ürettikleri malın fiyatını değiştiremez. Ama eğer bir mal bir ya da az sayıda işletmece üretiliyorsa, o zaman firmalar ürettikleri malların fiyatlarım değiştirebilir. Bu durumda rekabetçi olmayan piyasalardan söz edilir.

Bunların yanı sıra mikroekonomi ücret farklılıklarını, sendikalar ile hükümetlerin üc*retler ve çalışma koşullarını nasıl etkilediğini de açıklamaya çalışır (bak. çalışma ve işgücü; Sendika). Mikroekonomi ile ilgilenen iktisat*çılar, firmalara ürünlerini olabilecek en düşük maliyetle üretip üretmedikleri ve bunların doğru fiyattan satılıp satılmadıkları konusun*da önerilerde bulunabilirler. Bazen de bir firma için kârlılığın artışına yol açan bir davranış, toplumun zararına olabilir. Maliye*tini düşürmek için çevre kirliliğine neden olan bir firmanın davranışı buna bir örnektir.


Makro Ekonomi



Makroekonomi bir ülke ekonomisinin işleyi*şini bütünüyle ele alır. Ekonomik yaşamda insanlar birbirlerine bağımlı olduğu için bir kişinin harcaması, ötekinin kazancını oluştu*rur. Buna gelirin dairesel akışı denir. Daha basit bir deyişle, insanlar firmalardan mal ve hizmet satın alırlar; firmalârsa kazandıkları parayla çalışanların ücretlerini öder, öbür üretim araçlarına yatırım yaparak kazançları*nı artırmayı amaçlar.

Bir ülkenin ekonomisini açıklayabilmek için, tek tek kişilerin değil, toplumun bütünü*nün gelirini nasıl kazandığına ve harcadığına bakmak gerekir. Örneğin çok sayıda insan yerli üretim yerine, yabancı araba ya da çamaşır makinesi satın alırsa, yerli malı üre*ten firmaların kârları düşebilir ve fabrikalar kapanabilir. Kazancını yerli sanayiden sağla*yan insanlar işsiz kalabilir. Bu durum da öteki sanayileri etkiler. Başka ülkelere daha fazla para ödendiği için, bir bütün olarak ulusun zenginliği azalabilir.

İktisatçılar için bir ülkenin zenginliğinin önemli bir ölçütü ulusal gelirdir. Ulusal gelir, belirli bir dönem boyunca, genellikle bir yıl içinde, üretilen mal ve hizmetlerin parasal değeridir. Ulusal geliri düşük olan ülkeler az*gelişmiş ülkeler olarak adlandırılırken; ABD. SSCB, İngiltere ve Japonya gibi daha zengin ülkelere gelişmiş ya da sanayileşmiş ülkeler denilmektedir. Bir ülkenin zenginliğinin za*man içinde artmasına iktisadi büyüme denir.
Ekonomi biliminin kapsadığı konulardan biri de devletin ekonomik yaşamdaki rolüdür. Devletler sağlık, eğitim, ulaşım gibi alanlara yatırım yapmak için vergi toplar. Çağdaş devletin görevleri arasında vergi adaletini sağlamak, işsizliği ve enflasyonu önlemek de vardır

Ekonomik İlişkilerin Gelişimi


Kazançlarını eskiden basit üretim araçları ile sağlayan insanların ekonomik ilişkileri tekno*lojik yeniliklerle birlikte gelişti. Bütün gereksinimlerini üretmek yerine, daha iyi yapabildikleri ürünleri üretmeye başladılar. Böylece işbölümü sayesinde uzmanlaşma art*tı, çeşitli zanaatlar ortaya çıktı, ticaret gelişmeye başladı.



Daha önceleri yalnızca ülke içi gereksinim*leri karşılamak için üretim yapan küçük işyer*leri, başka ülkeler için de üretim yapan büyük sanayi kuruluşlarına dönüştü.

 



Toplumların gelişme süreci boyunca her ülkenin kendi içinde olduğu gibi. ülkeler arasında da bir işbölümü düzeni kuruldu. Uluslararası işbölümü de dünya ülkelerini ekonomik bakımdan birbirine bağladı.

Bugün hemen hemen bütün ülkeler birbi*riyle ticaret yapar. Uluslararası ticaret öde*melerinde döviz adı verilen yabancı paralar kullanılır. Zengin ve ekonomisi güçlü olan ülkelerin parası öbürlerine göre daha değer*lidir.



Reel ekonomi nedir?


- Reel ekonomi tarım, madencilik, imalat, ticaret, inşaat, taşımacılık, turizm gibi mal veya hizmet üreten faaliyetin tamamına denir.

Peki reel ekonomi var da "reel olmayan, gayri reel ekonomi" de var mı Hocam?
- Olmaz olur mu elbette var. Bankacılık, borsacılık, sigortacılık gibi "para"yı temel alan faaliyet alanlarına ise "reel olmayan yani gayri reel ekonomi" denir.

Daha doğrusu reel ekonomiye gerçek iktisat, reel olmayan ekonomiye de gerçek olmayan iktisat denir.

kaynak:yenisafak

KAPİTALİST EKONOMİ



KAPİTALİZM NEDİR?

Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bu araçların onlara sahip olmayan emekçiler tarafından işletilmesine dayanan bir insan toplumunun hukuksal statüsü; özel girişim ve piyasa serbestliğine dayanan üretim sistemi, esas olarak büyük çapta gelişmiş teknik sermayeye va mali sermayenin egemenliğine dayanan iktisadi sistem. Marxçı terminolojide, temel emekçilerin, üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar tarafından sömürülmesi yoluyla sistemli bir biçimde artı değer elde edilmesine bu artı değerin önemli bir bölümünün ek sermaye haline getirilerek yeni bir artı değere dönüştürülmesine dayanan iç çelişkilerden dolayı yıkılmaya mahkum siyasi, iktisadi ve toplumsal rejim. Verimlilik üzerine yoğunlaştığı için, sürekli gelişme ortamı yaratabilen, fakat, adalet kavramını yok saydığı içinde insanların tepkisini fazlasıyla çeken sistem. Kapitalizm, tanım özellikleri konusunda iki farklı yaklaşım vardır. Bunlardan birine göre kapitalizm üretimin kar amacıyla yapıldığı ve pazarda satıldığı ekonomik sistemin adıdır. Öteki tanımda ise kapitalizmin ücretli emeğe dayalı bir ekonomik sistem, bir üretim tarzı olduğu vurgulanır. Birinci tanımı savunanlara göre kar için üretim eski çağlardan beri vardır ama bu kapitalizmin eski çağlardan beri varolduğu anlamına gelmez. Çünkü o zamanlar kar amaçlı üretim mevcut üretim tarzının esasını oluşturmayan oldukça küçük bir bölümü idi. Kar amaçlı üretimin sistemin temelini oluşturabilmesi için mal, para, emek ve sermaye akımlarının olması gerekir. Bu serbestliğin sağlandığı bir düzenin ortaya çıkabilmesi için 15. yüzyılı beklemek gerekmiştir. Ancak 15. yüzyıl Avrupa'sında kapitalizm ortaya çıkabilmiştir. İkinci tanımı savunanlar ise kapitalizmin ayırt edici unsuru olarak ücretli emeğin varlığını göstermektedirler. Yani kapitalizmde, emeğinden başka satacak bir şeyi olmayanlar (işçiler) ücret karşılığında üretim araçları sahiplerinin bu araçlarını kullanarak üretimi gerçekleştirirler. Böyle bir sistem ancak 17. ve 18. yüzyılların Avrupa'sında ortaya çıkabilmiştir. Dikkat edilirse bu iki görüşün tanımları farklı unsurları vurgulamakla birlikte, kapitalizmin ortaya çıktığı yer ve zaman konusunda aralarında hayli yakınlık vardır. Kapitalizmin Avrupa'da, feodalizmin yıkılması sürecinde ortaya çıkmış olduğu konusunda anlaşmaktadırlar.

KAPİTALİZMİN DOĞUŞU:

500yıl kadar önce Batı Avrupa'da ortaya çıktı. Kesin bir doğum tarihi koymak mümkün değil. Sanayi devrimi ile doğmuştur diyebiliriz. Çürüyen Avrupa feodalizminin içinde toprak sahibi sınıfın egemen olduğu bir toplumda değişim için bastıran güçlerin ittirmesiyle ekonomik bir sistem olarak büyüdü. Yeni kapitalist toplumun farkını sadece ticaret, olarak görmek doğru değil. Çünkü ticaret hep vardı. Kapitalizmin gelişimi için bir şey daha zorunluydu. Kar ve piyasa ilişkileri toplumsal yaşamın merkezine yerleşti ve üretim sürecinin kendisi rekabete dayalı sermaye yatırımları ve emeğin kar amacıyla istihdamı etrafında belirlenir hale geldi. Kapital (sermaye) sözcüğünün tanımladığı şey kapitalizmin merkezi olan yanıdır. 1500 yıllarında dünyanın birçok yerinde böylesi bir sistemin bazı unsurlarının yaşama geçmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak ilk çıkışı Batı Avrupa'da gerçekleşti. Bunun bir nedeni bu bölgenin dünyanın daha geri kalmış ve Büyük Ortadoğu, Hindistan ve Çin İmparatorluklarına göre daha az denetim ve kontrol altında olmasıydı. Sanayi Devrimi sonrası, 18. yüzyılda kapitalizm tüm kapasitesiyle çalışmaya başladı. Dönüştürme gücü arttı ve hızlandı. Kapitalizm 20. yüzyıla kadar bütün dünyayı kuşattı, dokunmadık yer bırakmadı.

KAPİTALİZMİN AMAÇLARI VE ÖZELLİKLERİ:

Kapitalist rejimde iktisadi etkinliğin temel amacı kar elde etmektir. Ama kar elde etmenin karşılığında girişimin başarısızlığa uğraması tehlikesi vardır. Modern kapitalizmin ayırıcı özelliği, kar dışında ayırıcı belli bir güvenlik araması ve yeterince büyüdüğü zaman da güç sahibi olmak istemesidir. Klasik kapitalizm, merkezi olmayan bir ekonomi tipine tekabül eder. Bu tip ekonomide üretimle tüketim arasındaki iktisadi denge, en yüksek karı elde etmeye yönelik bir iktisadi hesaba göre hareket eden işletmelerle tüketicilerin, arz ve talep yasası tarafından yönetilen bir rekabet piyasasında, hiçbir kısaltmaya uğramayan özgür davranışlarından doğar. Bu sistemin temellerini oluşturan iktisadi mekanizmaların aksamasını önlemek amacıyla devletin ara sıra müdahalede bulunması gerekir. Başlangıçta kapitalizm esas olarak ticari bir nitelik taşıyordu ve çoğu kez kurallara bağlıydı. XIX. yüzyılda en önemli kişisi girişimci olan sınai ve liberal kapitalizm ortaya çıktı. XIX. yüzyıl sonlarından bu yana bireylerin yerini grupların aldığı görüldü. Anonim şirketler, üretim araçlarının büyük çapta merkezleşmesine yol açtı. Rekabeti sınırlamak amacıyla üreticiler arsında antlaşmalar yapıldı. Girişimci artık en önemli kişi olmaktan çıktı ve onun yerini maliyeci aldı. Böylece modern kapitalizm doğdu. Bu sistemin temel özellikleri şunlardır:

a) Teknik sermayelerin önemi ve mali sermayenin egemenliği,
b)Ücretlilerle işverenlerin, birbirleriyle mücadele eden güçlü sendikalar kurmaları.

Merkezleşme, bütünleşme ve devlet müdahaleciliğinin derecesi ülkeden ülkeye değişmektedir. Bununla birlikte hemen her yerde, sınai, mali ve ticari bir kamu kesimi ortaya çıkmakta ve aynı zamanda, gelirlerin yeni bir dağılımını ya da hiç olmazsa, risklerin toplumca karşılanmasını (sosyal güvenlik) amaçlayan yöntemler geliştirilmektedir. Devlet iktisadi ve mali siyasetiyle, bir yandan iktisadi öznelerin kararından doğan anarşinin yarattığı dengesizlikleri düzeltmeye çalışırken, öte yandan da gelirlerin ilk dağılımından ileri gelen eşitsizlikleri piyasa aracılığıyla azaltmaya çalışmaktadır. Ancak güdülen amaçlardan oldukça farklı ve hatta bunlara taban tabana karşıt bazı sonuçlara ulaşıldığı da görülmektedir. Kapitalist ekonomilerin çoğunda, işletme gelirlerinin hemen yalnızca devletle (vergiler) bizzat işletmeler (özfinansman) arasında paylaşılması yönünde bir eğilim gözlenmekte, böylece ortaklara düşen pay gittikçe azalmaktadır.

MARX VE KAPİTALİZM:


Marx, 1849 yılında Londra'da ölene kadar tarihin, devindirici gücünü, işlerinden başka bir şeye sahip olmayanlar ve onları çalıştıranlar arasındaki uyuşmazlıklardan aldığını açıkladığı'Kapital'adlı eseri üzerine çalıştı. Marx kapitalizmi inceledi ve bir işçinin üretiminin, aldığı ücretten daha değerli olduğunu fark etti. Aralarında bulunan ve Marx'ın artıkdeğer olarak adlandırdığı fark, patronların daha çok üretmek için yeniden çalıştırdığı kardı. Burjuvazinin çıkar yarışı-kapitalizmin temeli-bir devrimde kapitalistlerinmezarcısı'olacak, daha kalabalık ve daha organize bir proletaryanın doğmasına neden oluyordu. Tarihin son çağında kapitalizmi, üretim araçları ortaklaşıldığından dolayı kardan herkesin yaralandığı komünizm izleyecekti.


DARWİN VE KAPİTALİZM:

Kapitalizm terimi, sermayenin egemenliğini öngören, serbest, sınırsız, mutlak ve toplumun bu kriterler içinde kıyasıya bir rekabet içinde olduğu ekonomik bir sistemi ifade eder.'Kapitalist toplum'ise, bireylerin son derece çetin ve acımasız bir şekilde birbirleriyle rekabet ettikleri bir arenadır.Bu, aynı Darwin'in tarifini yaptığı, sermayeye sahip olanların yaşayabildikleri, güçsüz ve zayıfların ise ezilerek yok oldukları, acımasızlığın hüküm sürdüğü bir arenadır. Kapitalizmin temelini oluşturan bu mantığa göre, her birey-bu bir insanda, bir şirkette, ulus da olabilir-yalnızca kendi gelişimi ve çıkarları için savaşmalıdır. Bu savaşta esas olan kriter üretimdir. En iyi üreticiler ayakta kalır, zayıflar ve yetersizler elenir, yoksullukla ezilenlerin'insan'oldukları gözönünde bulundurulmaz. Dikkate değer görülen ekonomik gelişme ve bu gelişmenin ürünü olan eşyadır. Dolayısıyla kapitalist zihniyet insanın yok olmasına, zorluk içinde yaşamasına karşı ahlaki sorumluluk duymaz. İşte bu, Darwinizm'in, toplumun ekonomik yönüne eksiksiz uyarlanmış halidir. Darwin'in prensiplerini sosyal yaşama tanıtan ve Sosyal Darwinizm'in başlıca temsilcilerinden Herbert Spencer'a göre ise, eğer bir insan fakirse bu onun hatasıdır; hiç kimse onun yükselmesi için yardım etmemelidir. Eğer bir insan zenginse, bunu ahlaksızlıkla kazanmış olsa bile bu, onun becerisidir. Bu nedenle, fakir biri ortadan silinirken zengin biri varlığını sürdürür. İşte bu görüş, günümüzde toplumların hemen hemen tamamına ait bir görüştür ve Darwinist-kapitalist ahlakın bir özeti niteliğindedir.

KAPİTALİZMİN OLANAKLARI VE BUNLARDAN YARARLANABİLMEK:

Kapitalizmde ücretli emek kullanarak kar etme olanakları bunu becerebilen herkese açıktır. Bu olanaklardan yaralanabilmek için bir aileye mensup olmak, devletten belli bir yetki almak, belli bir eğitimi görmüş olmak gerekmez.Gereken tek şey bunu becerebilmektir.Bu beceri, daha somut olarak ifade etmek gerekirse, üretim araçlarını satın alacak ya da yaratacak parayı ve/krediyi bulmak ve insanların kullanmak isteyecekleri bir mal ya da hizmeti üretmek anlamına gelmektedir. İşte bu özelliği kapitalizme, kendisinden önceki üretim tarzlarında bulunmayan bir dinamizmi sağlamıştır.

Burada insanların kar peşinde koşması serbesttir ve bu öteki insanların istedikleri mal ve hizmetleri üretebilmelerine bağlıdır. Bu sayede kapitalizmle birlikte hızlı bir teknolojik gelişme ve refah artışı başlamıştır. Çok sayıda insanın, kar için bir üretim serbestliğinden yararlanmak üzere işe koyulması bunlar arasında rekabete yol açmıştır. Bir yandan rekabet, öte yandan yeni mal ve hizmetler yaratma güdüsü teknolojik gelişme hızını, eski çağlara kıyasla tasvvur edilemez boyutlara ulaştırmıştır. Kapitalizmin kendi gelişme süreci içnde ortaya çıkan bir başka olay da teknolojik gelişme hızını daha da arttırmıştır. Kapitalizmin başlangıç dönemlerinde kar önemli ölçüde ucuz emeğe dayanmaktaydı. Hem ücretler düşüktü, hem de çalışma süresi sınırlı değildi, kadın ve çocukların çalıştırılması da serbest idi. Daha sonraları çalışanların mücadeleleri sonucunda iş günü 8 saate indi, ücretlerde yükselme oldu. Bu kapitalistleri karları artırmak için ucuz emekten ziyade, emek verimliliğini arttırmaya, yani teknolojik yeniliklere yöneltti. Böylece teknolojik gelişme hızı daha da arttı. Kapitalizm başlangıç dönemlerinde, bir yandan hızlı teknolojik gelişme ve refah artışı yaratırken, bununla eş anlamlı olarak yoksulluğa da yol açtı. İşçiler düşük yaşam standartlarına ve zaman zaman yoğunlaşan işsizliğe katlanmak zorunda kaldılar. Ancak 19. yüzyıl sonlarından itibaren işsizlik azalmaya, işçilerin yaşam standardı da yükselmeye başladı. Fakat bu noktada başka bir yorum yaygınlık kazanmaya başladı. Kapitalizmin 20. yüzyılda Avrupa, ABD, Japonya gibi ülkelerde genel refah artışına yol açması bu sistemin bir yandan bazılarının refahını artırırken, çoğunluğun yoksulluğunu doğurduğu gerçeğini değiştirmemiştir.Çünkü yukarıda sayılan ülkelerdeki refah artışı bu ülkelerin kapitalist sistemin geri kalmış ülkelerini eşitsiz mübadele yoluyla sömürmesinin sonucudur. Dolayısıyla kapitalizmin refahını dayandırdığı yoksul kitleler eskiden Avrupa ve ABD'nin işçileri idi, bu gün ise Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın yoksul halklarıdır. Buna karşı çıkanlar ise kapitalizmdeki refah artışının esas olarak teknolojik gelişmelerin neden olduğu emek verimliliği artışına ve bu artıştan çalışan kitlelerin de yararlanmasını sağlayan demokrasi olduğuna inanmaktadır.

KAPİTALİST EKONOMİ NASIL İŞLER?

İçinde yaşadığımız sistem zengini daha zengin, fakiri de daha fakir yapıyor. Dünyadaki üretim kapasitesi ve zenginlik artmasına rağmen sokaklarda yaşayan çocukların, işçilerin, yoksulların sayısı azalmıyor, aksine artıyor. Yani toplum olarak daha çok üretmemize karşın daha çok yoksullaşıyoruz. Bu gün toplam üretim 1960’lara göre 8 kat daha büyük. Ancak üretimdeki bu artış ne yazık ki çok adaletsiz paylaşılmakta. 1950’lerde dünya nüfusunun en zengin 20’lik kesimi toplam gelirin yüzde 30’unu alırken bu gün bu kesimin payı yüzde 60’ı geçti. Küçük bir azınlık gittikçe zenginleşirken çalışanlar daha fazla yoksullaşmakta, hayatlarımız bu adaletsizlik yüzünden daha da çekilmez hale gelmekte. İnsanlık bu kadar yüksek bir teknoloji ve zenginliğe sahipken hala her yıl yaklaşık 30 milyon kişi açlık nedeniyle ölüyor. Türkiye’de her 10 bin kişiye 1 sağlık ocağı düşerken 2 tank düşüyor. Bu işleyiş kapitalizmin doğasından kaynaklanmaktadır. Çünkü kapitalizmde öncelik insan değil kardır. Hiçbir girişimci şunları düşünerek fırın açmaz: ‘ Elimde epeyce bir sermaye var. Bari ben bu sermayeyi bir fırın açmak için kullanıyım.Böylece insanlar rahat rahat karnını doyurur. ‘ Yatırım yapacak bir girişimcinin kafasında öncelikle kar vardır. Şöyle düşünür: ‘ Elimdeki bu sermayeyi nasıl kullanırsam kar eder, daha fazla sermaye sahibi olurum? ‘ Girişimci, eğer ekmek üretmek kar getirecekse fırın açar, aksi halde açmaz. Ekmeğe ihtiyaç olup olmaması girişimcinin yatırım kararında belirleyici olmaz. Üretimde kar olgusunun varlığı kapitalist ekonominin tıkanmasına, sistemin insanların ihtiyaçlarına yanıt vermemesine neden olur.

Kapitalizm Windows işletim sistemine çok benzer, başlıca amaçları hata vermek, diğer sistemleri yoketmek, sık sık kilitleni kriz yaratmaktır. Eninde sonunda mutlaka çökerek yenisiyle değiştirilerek hayatına devam edebilir.

KAPİTALİST EKONOMİDE KRİZLER:

Kapitalist ekonominin bir problemi de krizlerdir. Kapitalizmin krizleri de insanlık tarihindeki hiçbir ekonomik sistemde görülmemiş türden krizlerdir. Kapitalizm öncesinde de ekonomik krizler olurdu. Bunların ortak yanı üretim yetersizliğiydi. Kuraklık, sel vb nedenlerle üretim ihtiyacın altında gerçekleşir, bunun sonucundada insanlar açlık ve sefalete mahkum olurdu. Oysa kapitalizmin krizleri de olağanüstü, akıldışıydı. Kapitalizmde üretim yetersizliği değil, tam tersine aşırı üretim krizleri olmaktadır. Bu durumu çok iyi anlatan bir öyküyü aynen aktaralım: Kış ortasıdır. Ev soğuk. Küçük kız annesine ‘Neden sobayı yakmıyoruz? ‘ diye sorar. Anne, ‘Kömürümüz yok. ‘der. Küçük kız sormaya devam eder. ‘ Neden kömür almıyoruz? ‘ Annesi paraları olmadığını, çünkü babasının işten atıldığını anlatır. Küçük kız babasının neden işten atıldığını da merak eder. Anne yanıtlar: ‘Kızım baban bir madenci ve stoklarda çok kömür olduğu için artık babana ihtiyaç kalmamış. ‘ der. Öyküde anlatılanlar kapitalizmin krizlerine ayna tutuyor. Ürettiklerinin elinde kalacağı ve iflas edecekleri kabusu her kapitalistin uykusunu kaçırır. Kapitalistler bu nedenle ‘ istikrar ‘ için çırpınıp dururlar. Onlar için istikrar demek her şeyin aynen planladıkları gibi olması, böylece ürettiklerinin karlı biçimde satılabilmeleri, birbirini izleyen iflaslar yaşanmaması demektir. Oysa piyasa ekonomisinde istikrar istisnai bir durumdur. Marx kapitalist sistemde denge halinin mucizevi bir durum olduğunu söyler. Birbirinden bağımsız karar veren birbiriyle rekabet halinde ki yüzbinlerce girişimcinin hepsinin planlarının tutması neredeyse imkansızdır. Bu nedenle kapitalst sistem düzenli olarak kriz üretmektedir. Kapitalist ekonomi kurallarını kabul ederek bu krizlerden kaçmak bu güne değin mümkün olmamıştır. Kapitalist sitemin düzenli olarak krizlere girmesinin arkasında kar oranlarındaki düşme eğilimi vardır. İşçi sınıfı bedelini ödediği sürece kapitalist ekonominin aşamayacağı kriz yoktur. Kapitalizmin 1900’lerin başında sözcüleri yeni yüzyılın refah yüzyılı olacağını söylüyorlardı. Fakat 20. yüzyıl adaletsizliğin daha da arttığı, milyonlarca insanın açlıktan, savaştan ve kötü yaşam koşullarından öldüğü, doğal dengenin bozulduğu bir yüzyıl oldu.


TARİHTEKİ KAPİTALİST KRİZLER:


1846-1848 durgunluğu, geniş ölçekli ilk kapitalist krizdir. 1840’lı yıllarda, demiryollarına duyulan hayranlık, şirketlerin etkinlikleri ve önemli ama riskli girişimler üzerine spekülasyonları da beraberinde getirdi. Kırsal kesimdeki kriz, kredi bulmanın güçleşmesi, büyük girişimleri doğrudan etkiledi. Demiryollarında karşılaşılan güçlükler, önce metalurji, daha sonra ise tüm endüstrileri kapsadı. Şehirlerde işsizlik yaygınlaştı. Bu dönemde, köylerde kasabalara göre daha çok yiyecek varsa da işini kaybetmek her türlü geliri kaybetmek ve sefalet anlamına geliyordu. Yardım büroları dolup taşıyordu ve sezonluk göçler kasabalara yöneldi. Suç oranı gibi, yabancı işçilere karşı hoşgörüsüzlük de arttı. Kriz, modern imalat atölyelerini etkilerken, zanaatçılara ve dükkan sahiplerine de zarar verdi. Halk hareketinin en etkili gücü yeni kapitalizmi ve 1840’lı yıllardaki fransız liberalizmini suçluyordu. Devrim patlak verdiği anda, ekonomik kriz zaten gerilemiş, ama sosyal düşünceler radikalleşmiş ve halk ve elit tabaka arasındaki çatışma serleşmişti.

KAPİTALİST SİSTEMİN TEMEL SORUNLARININ ÇÖZÜMÜ:

Kapitalist sistemde temel ekonomik sorunların çözümü piyasa ve fiyat mekanizması aracılığıyla yapılır. Fiyat mekanizması tam olarak işlerse devletin müdahalesine gerek kalmadan temel ekonomik sorunlara çözüm bulunur. Piyasa ve fiyat mekanizmasının üç temel soruna nasıl çözüm getirdiğini kısaca ortaya koyalım: Tam Kullanım Sorunu: Bu sorun genelde çalışmak isteyenlerin bir kısmının iş bulamaması şeklinde ortaya çıkar. İşsizliğin olduğu bir ekonomide fiyat mekanizmasının tam işlemesi durumunda ücretler düşmeye başlayacaktır. İşverenler, ücretlerin düşmesi karşısında daha fazla işçi çalıştırmak isteyecekler ve neticede toplumda işsizlik kalmayacaktır. İşgücü ücretleri, ekonomideki tüm işsizler iş bulana kadar düşmeye devam eder. İşgücü dışındaki üretim faktörlerinin üretime katılmasında da aynı şey geçerli olacaktır. Etkin Kullanım Sorunu:

Etkin kullanımla ilgili olan, hangi malların ne miktarda, nasıl ve kimler için üretileceği sorularının çözümü de yine düzgün işleyen fiyat mekanizmasıyla sağlanacaktır. Hangi malların ne miktarlarda üretileceğine karar verenler kar amacıyla hareket eden firmalardır. Firmalara yön gösteren kuvvet ise fiyat mekanizmasıdır. Tüketiciler belirli parasal gelirleriyle kendilerine en fazla fayda sağlayacak mal ve hizmetleri satın almak durumundadırlar. Tüketici davranışları fiyat mekanizması yardımıyla üreticilere yön verir. Tüketiciler tarafından talep edilen malların üretimine devam edilirken, talep edilmeyen malların üretimi ise azaltılır veya durdurulur. Mal ve hizmetler nasıl üretilecektir? Yani üretim faktörleri hangi oranlarda kullanılacaktır. Üretim faktörleri piyasasında fiyat mekanizmasının işlemesi sonucunda bu sorun da çözümlenir. Rasyonel hareket eden üretici maliyetini minimum düzeye indirecek faktör bileşimini seçer. Yani emeğin fiyatı sermayeden ucuzsa daha fazla sermaye kullanılır. Üretilen malların bölüşümü nasıl yapılacaktır? Yani üretilen mallar nasıl bölüştürülecektir? Üretim faktörleri, elde ettikleri ücret, faiz, rant, ve kar durumunda hangi üretim faktörünün geliri daha fazlaysa diğerlerine oranla piyasadan daha fazla mal ve hizmet satın alır. Yani bölüşüm, üretim faktörlerinin elde ettiği gelirlerin büyüklüğüne göre gerçekleştirilir. Ekonomik Büyüme ve Kalkınma Sorunu: Üretim kapasitesinin genişletilerek üretimin arttırılması, kar amacıyla üretimde bulunan girişimciler tarafından gerçekleştirilir. Daha fazla kar elde etme düşüncesinde olan girişimciler yeni teknolojileri kullanmak, üretim faktörlerinin verimliliklerini arttırmak suretiyle daha fazla mal ve hizmet üretimine yönelirler. Bu şekilde ekonomilerdeki büyüme ve kalkınma sorunu da çözülmüş olur.

Serbest Piyasa Ekonomisi Nedir, Ne Değildir?



Bu yazıyı, Zeytinburnu Gençlik Meclisi'ne yapacağım bir sunum için hazırlamıştım. Şimdi görüyorum ki, dizinin önceki ayağı ile beraber, şu ana kadar yazdığım en titiz ve keyifli ekonomi çalışmam diyebilirim..

İlk yazımızda, serbest piyasa ekonomisinin, bireylerin mal ve mülk edinme hakkı üzerinden meydana gelen bir düzen olduğundan bahsetmiştik. Şimdi gelelim, bir piyasanın serbest sayılabilmesi için gerekli olan diğer iki ayağa..

2. Alışveriş Özgürlüğü

Alışvreriş özgürlüğünden kastımız, bir bireyin üreterek elde ettiği bir malını istediği fiyata, istediği yerde, istediği zaman, istediği miktarda istediği kişiye satma veya satmama veya tüketici olarak aynı koşullarda bir malı istediği kişiden satın alma ya da almama özgürlüğüdür. Tabi, okuyucu bu durumu da çok normal karşılayabilir. “Tabi heralde, bundan doğalı ne olabilir ki?” diye sorabilir ama inanın dünyada hala alışveriş özgürlüğünü tam olarak tesis edebilmiş bir ülke yok. Bunun sebebi ise devlet regülasyonları veya müdahaleleri.


Devlet’in alışveriş özgürlüğümüzü ilga ettiği en bariz alan, dış ticarettir. Devletlerin bir çoğu, bir mal ihraç veya ithal ederken, o mal için kota koyar. Bu da, istediğimiz kadar malı satmamızı / satın almamızı engeller. Gümrük vergisi koyar, istediğimiz fiyata alış veriş yapmamızı önler. Bazı ülkelere daha çok regulasyon ya da zorluk çıkarır, istediğimiz kişiler / yerlerle mübadelede bulunmamızı caydırır. Tabi tüm bu önlemlerin sonucunda, ya yağlı bir müşteri kaçırırız, ya da yurtdışında daha ucuzunu almak varken, yurtiçinde daha pahalısına razı kalırız. Ama nihayetinde, bu önlemler bizi daha da fakirleştirir. Bahsettiğim devlet politikalarının hiçbiri kimseyi daha zengin yapmaz.

Alışveriş Özgürlüğümüzün Kısıtlandığı Vakalar : İthal Otomobil ve Kira Kontratları

Bu duruma en güzel verilecek örnek ithal otomobillerdir. Türkiye’de normal satış fiyatı, üretildiği ülkede x olan bir araba, Türkiye’ye gelinceye kadar yediği gümrük, ötv ve kdvlerden dolayı 2x olur. (4) Yani, her bireyin x kadar kazancına devlet resmen el koyar. Bu durumda, bizim normalde x kadar daha zengin olacakken, devletin alışveriş özgürlüğümüzü yoksaymasından ötürü, x kadar fakirleşmemiz kaçınılmaz son olur.

Devlet’in alışveriş özgürlüğümüz sabote ettiği diğer alan ise fiyat tarifeleri yoluyla piyasaya müdahalesidir. Mesela, bu ülkede ilgili kanun gereğince kira fiyatları ancak enflasyon oranında arttırılabilir. Hepimize “aman ne güzel kiracıları koruyan bir yasa” yanılsamasıyla sunulan bu politikanın aslında en büyük zararı yine kiracılaradır. Kira fiyatlarını sonradan arttırmanın sınırlı olduğunu bilen her ev sahibi, yeni kontrat yapma zamanı geldiğinde, piyasa değerinin çok üstünde fiyatta evini kiraya vermek ister. Bu da, ev kira fiyatlarını otomatikman arttırır. Aynı zamanda, istediğimiz fiyata mülkümüzü kiralayamadığımız bir ortamda, evi kiraya verme yoluyla gelir elde etme uzun vadede cazibesini kaybeder. Bunun yerine insanlar, ev sahibi olmak yerine alternatif olarak başka risksiz yatırım araçlarına (altın, mevduat faizi, bono) paralarını emanet eder ve bu durumda inşaat sektörü zayıflar. Dahası, yapılan yeni evler de genelde, fiyat regulasyonlarının caydırıcılığı yüzünden kiraya verilmez, satılmak için bekletilir. Tüm bu durumlar, kiraya verilecek ev sayısını azalatacağından, kira fiyatları otomatikman yine yükselir. Sonuçta, ekonomi kanunlarının da belirttiği gibi, eğer bir şeyin arzı talepten azsa, fiyatlar yükselir.

En nihayetinde yükselen fiyatlar yüzünden, yine olan, daha da fakirleşen tüketiciye olur.

3. Küçük ve Hakem Devlet

Devlet, yukarıda belirttiğimiz iki temel hakka; mal / mülk edinme hakkına ve alışveriş özgürlüğümüze tecavüz edecek en potansiyel suçlu ya da olağan şüphelidir. Çünkü, sadece devlet zor kullanma meşruiyetini elinde taşır ve gerekirse “kamu iyiliği” adına bu hakları ortadan kaldırma görevini zaman zaman kendisinde görebilir. Tarih boyunca hiç bir iktisadi tekel veyahut zümre, devletin elinde biriktirdiği ekonomik güç kadar bir güç elinde biriktirememiştir. Bu denli önemli bir gücün tekel olarak devletin elinde yoğunlaşması, yozlaşmayı, rant dağıtımını ve kaynakların verimsiz tüketimine olanak kılar. Bu yüzden, devletin iktisadi gücünün sınırlandırılması, sadece kaynakların daha etkin ve toplum çıkarına daha faydalı işlerde kullanımlası adına değil, bireylerin siyasi ve sosyal hayatlarında da devlete bağımlı olmadan özgürce yaşamaları adına büyük önem taşır.

Devlet’in alışveriş özgürlüğümüzü kısıtladığı örnekleri, gümrük ve kira kontratlarında gördük. Özel mülkümüzü gaspettiği en klasik vaka ise, devletin “gereğinden fazla” vergi toplamasıdır.

Liberallere göre, devletin en temel görevi, güvenliği sağlamak ve bireysel hak ve özgürlüklerimizi garanti altına almak için hukukun üstünlüğünü tesis etmesidir. Benim de içlerinde bulunduğum başka liberallere göre, bu vazifelere temel kamusal hizmetlerin teminini içeren belediye hizmetleri (yol, su, aydınlatma) de dahildir. Liberallere göre, bahsedilen tüm bu hizmetler için bireylerden vergi toplanması meşrudur. Ama aynı zamanda bir çok liberal, dünyadaki hemen hemen tüm devletlerin, bu meşruiyeti çoktan aşan vergi toplamalarından şikayetçidir ve bunun temel insan haklarına aykırı olduğunu iddia eder. (özel mülkiyetin gaspı)

Devlet’in kaynakları, kamusal malların trajedisi örneğinde de gösterdiğimiz gibi verimsiz kullandığından biraz bahsetmiştik. Hiç bir memur, devlet dairesinde kendi işinde çalışıyormuş gibi çalışmaz. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” sözünün Türklere ait olması da bir tesadüf değil; bilakis kamuoyunda yaygın görünen bir anlayışın hicivli bir uslupla dile getirilmesidir. Devlet memurlarını zaten kendi işlerinde gibi çalışmaya motive etmek zordur; bir de devlet memurlarını denetleyen kişilerin de devlet memuru olması, devletin sahip olduğu kuruluşlardaki keyfiliği iyice arttırır. Özel sektörde çalışanlar da bir bakıma memurdur ama en azından onu sıkıca denetleyen bir patron vardır. İşini kaybetme riskini her daim gözeten bir çalışan, özel sektörde bilgi ve becerilerini daha verimli kullanacak ve böylelikle ülke ekonomisine katkısı daha büyük olacaktır. Bu yüzden, devlet elindeyken zararına çalışan Kamu İktisadi Teşekküllerinin, özelleştirilmesiyle birlikte yeniden kara geçmesi tesadüf değildir.

Örnek Vaka: Bedava Sağlık İşsizliğe Neden Olur

Liberaller, hemen hemen her türlü ekonomik değerin piyasada daha ucuza ve kaliteli üretileceğine inanırlar. Mesela sağlık sektörünü ele alalım. Sağlık sektörü, ekonomik değeri olan bir pazardır. Nihayetinde her insan sağlığını korumak için bir bedel ödemeye hazırdır. Şuna hiç şüphe yoktur ki, bir özel sağlık kurumu, sağlık hizmetini bir devlet kurumundan daha kaliteli ve daha ucuza verir. Tabi, çoğu okuyucu bu duruma da “Devlet Hastaneleri bedava, Özel Hastaneler Paralı” diyerek, özel hastanelerin daha ucuz olduğuna itiraz edebilir. Yalnız burada unutulan nokta vardır ki o da; devlet hastanelerinin bedava olmadığı, hastaneye gittiğimizde para vermediğimiz sağlık hizmetlerinin devlete toplam bedelinin 30 milyar TL olmasıdır (5). Bu durumda, 30 milyar TL zarar karşılığında bir kamu kuruluşunın saglık hizmetinin bedava olduğunu düşünmek akla ve mantığa terstir, zira bu açığı kapatan finansman, bedava sağlık hizmeti aldığını sanan halkın ödemiş olduğu vergilerden sağlanır.

Şimdi düşünelim ki, tüm sağlık sektörü özelleşti ve bütün hastalar özel hastanelerde muayene olmak durumunda kaldı. Piyasanın mantığına göre, bu 30 milyar TL’lik açık derhal kapanır ve hatta sektör direkt kar etmeye başlar. Zira, yeteri kadar kar etmeyen hiç bir girişim uzun süre ayakta kalamaz. Diyelim ki, devlet özel sektörün karı kadar sağlık bakımına muhtaç ve durumu olmayan insanlara yardım etti ve en azından gelir-gideri eşitledi. Bu durumda, yine 30 milyar TL zarardan kurtulan bir sektör sayesinde, halk bir anda 30 milyar TL zenginleşir. 30 Milyar TL’lik ek bir kaynak, basit bir ekonomik hesapla ekonominin yaklaşık %1 büyümesine, bu da en az 100 bin kişinin iş bulmasına neden olacaktır. (6) Devlet’in şu sırada işsizliğe çare yolları aradığı bir ortamda, aslında yapması gereken ilk şeyin verimsiz kullandığı kamu harcamalarını kısmak ve gelirlerden aldığı payı özel sektörün tasarrufuna bırakarak, daha fazla istihdam kaynağı yaratmak olduğunu söylemek için kahin olmaya gerek yok..

Devlet ve Para: Ateş ile Barut

Devlet sadece vergi yoluyla değil, para politikaları ile de bireylerin mülkiyet hakkı için bir tehlike oluşturmaktadır. Amerika’yı krize hazırlayan süreç de, ABD Merkez Bankası FED’in uygulamış olduğu keyfi para politikalarıdır.

Para, bir alışveriş aracıdır. İlkel toplumlarda, eskiden üretilen mallar takas edilir, yalnız takasın pratik ve bireysel ihtiyaçları tam olarak karşılamayan bir mekanizma olması, paranın icadını beraberinde getirmiştir. Para nasıl icad olmuştur diye düşündüğümde, daima aklıma ilkel çağlarda geçen şuna benzer bir hikaye gelir.



Yumurtacı: Kasap Kardeş, getirdim 1000 yumurta, hadi bana 1 koyun ver

Kasap: Ay yine mi yumurta. Vallahi karım beni eve almaz yine 1000 yumurta ile eve gelirsem. Yumurtalı kavurma yemekten, karnımızda yumurta ağacı çıktı.

Yumurtacı: Ben de bayılmıyorum bir koyun almak için 1000 tavuk başında beklemeye. Benim de etten evvel gelen bir sürü ihtiyacım var.

Sütçü: Ya komşular kulak misafiri oldum da, ben de aynı dertten müzdaripim. Her gün bir koyun için 100 litre, 10 yumurta için de 1 litre süt vermekten sıkıldım. Halbuki, bana günde 1 yumurta, bir kilo et yeter. Benim daha giyecek, yakacak felan da almam lazım. Napsak ki bilmiyorum?

Kasap: Benim bir fikrim var. Esnaf olarak bir para icad edelim ve bu kağıt parçasını her türlü alışverişimiz için kullanalım. Mesela her yumurta 1 lira olsun. Bundan böyle süt de 10 lira, Koyunlarda 1000 lira.

Sütçü: Evet harika bir fikir. Böylelikle, ben de bir litre süt sattığımda, aldığım 10 lira ile bir yumurta alır, geri kalan 9lira için diğer ihtiyaçlarımı karşılarım. İhtiyacım olmadığı halde, sadece yumurtaya bağlamam tüm gelirimi.



Evet, hikayeden de anlaşılacağı üzere, para sadece alışverişi kolaylaştırmak için bir araç. Yani, ekonomiyi ekonomi yapan şey, ürettiğimiz et, süt ve yumurtadır. Ülkede ancak bunların üretimi yükselirse, ekonomi büyür.

Ama, bazı zeki iktisatçılar, para basarak da ülke büyüyeceğini zannetmektedir. (7) Yine bunun neden imkansız olduğunu bir örnekle açıklayalım. Düşünelim ki, bir ülkenin ekonomisi sadece 1 koca ekmekten oluşuyor. Ve bu ekmeğin karşılığı da tam 1YTL’lik banknot. Diyelim ki, devlet 1 YTL’lik daha banknot basma kararı aldı. Şimdi bu durumda, ekmek büyüdü mü? Hayır. Sadece artık bir elimizde 1 ekmek ve karşılığında diğer elimizde 2 YTL’lik banknot. Yani artık 1 ekmek 2 YTL. Yani, eskiden 1 YTLye 1 ekmek alabiliyorken, şimdi 1 ekmeği artık 2YTL’ye alabiliyoruz. Yani, paramızın alım gücü azaldı ama ekonomideki toplam değer değişmedi.

Aynı durum, günümüzün bir ekmekten çok daha komplike bir yapıya sahip olan tüm devlet ekonomileri için de geçerli. Devletler para basarak, sadece paranın alım gücünü düşürür, yaratılan ekonomik değer dolayısıyla gayrı safi milli hasıla yine aynı kalır. Devlet’in elinde para basma yetkisi ile bizim ürettiğimiz değerler sonucu elde ettiğimiz birikimlerin değerini düşürmeye ne hakkı olabilir? Bu sorudan dolayıdır ki, liberaller devletin para basma yetkisine karşı çıkar ve para sisteminin de piyasa sürecine bırakılması gerektiğini düşünürler.


Sonuç:

Sonuç olarak, devletin sınırlandırılmadığı bir ekonomide, serbest piyasanın iki temel koşulunun ilga edilmemesi bir mucize bile değildir; bu iki koşul, refah devletlerinde mutlak surette tecavüze uğrar. 2008 krizinin de, ABD hantal devletinin politikaları sonucunda ortaya çıktığını, 3H Hareketinde onlarca kez dile getirdik.Ve şimdi, bir sonraki yazıda, bahsettiğimiz serbest piyasayı serbest piyasa yapan bu 3 temel ilkenin; kriz öncesi ve kriz sonrası, hangi politikalarla nasıl harap ve bitap düştüğünü gözler önüne sereceğiz.


Dipnotlar:

4- X olarak verdiğimiz rakam, basit bir binek aile otomobili için 15.000-20.000 TL arasında değişmektedir. Otomotivden alına toplam vergi oranları için:

5404
0
0
Yorum Yaz
İyi bir blog için gereken 10 temel ilke Blog Yazarak Para Kazanmak Blog yazarlığı rehberi Blog İyi Bir Blog İçin Neler yapılmalı Blog nedir?
<